Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

21 Ocak 2011 Cuma

aydın boysan- şerefe

içki içmek bir kültürdür.
rakı içmek ise apayrı bir kültürdür
Bu içkiyi herkes içemez . bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp

aydın boysan-yaşama sevinci

yaşamak ,yaşama tarzı da bir sanattır. Kültür insan yaşamasını da bilen insandır. Ben bu kitaptan bunu aldım.
gezi yazılarını hiç sevmezdim. Aydın Boysan bana bunu sevdirdi

20 Ocak 2011 Perşembe

ATTİLA İLHAN - İSTANBUL AĞRISI

kıyak meslek di mi (!)

BU MEKTUP HERKESİ SARSACAK !
 10 Ocak 2011 - Basın
Türkiye'de yaşanan Kürt sorununa bölgede görev yapmış bir öğretmenin gözüyle bakmak ister misiniz ?

 Güneydoğu'da kendisi öğretmen, eşi subay olarak görev yapan bir öğretmen, yaşadıklarını ve duygularını kaleme aldı. Bu mektup, okuyan herkesi sarsacak. Kimi "İşte güneydoğu ve kürt gerçeği" diyecek, kimi de "Bu hoca kesin Ergenekoncu" diyecek.

 Bu mektubu okuyun, siz kendi kararınızı karar verin:


İŞTE O MEKTUP...
 " Eğer tayini Doğu'ya çıkan herhangi bir memursanız, karşılaşacağınız Batıdaki hayattan çok farklıdır.Öncelikleriniz değişir, sizle beraber sizi tanıyanların ve ailenizin de ayni şekilde. Anne baba ve yakınlarınızın gözü televizyonda kulağı radyodadır.

Evet, çok zor Doğu'da Batılı olmak..Memur olmak..Polis, asker, doktor hemşire öğretmen ve hatta bunlardan birinin eşi olmak.Ben Yüksekova'da yaptım doğu görevim, sık sık da Van ve Hakkari'ye gittim.Bu yazdıklarım oralarda hayatı paylaştığımız tüm arkadaşlarımın ortak duygularıdır!

Biz daha gelmeden Güneydoğu için,'çok fakirlik var' denmişti. Oysa Yüksekova'da büyük kentlerde bile zor görülen son model lüks arabalar, cipler vardı.

İlk günlerde en çok dikkatimi çeken, devamlı her tınısını ve nerdeyse sözlerinin tamamını öğreneceğim 'Gerilla şarkıları' dinletildi bize.
Benim için, bir öğretmen olarak, hele hele Ata'nın adını taşıyan bir ilkokul,lise ve üniversite bitirmiş, bir öğretmenseniz.. Ülkenin her yanı eşittir sizin için. 'Her ne olursa olsun, tüm çocukların eşit ve feda edilemez olduğudur''beyninize kazılan. Onların ihtiyacı öğretmense,
doktorsa, polisse, askerse hepsi var orada. Yokluk da var; ancak Kayseri'de, Çorum'da, Adana'da Gümüşhane'de, Sivas'ta olduğundan daha fazla değil.

 Siz gitmeden bölgeye namınız gider: 'bilmem nereli öğretmen, bilmem kimin karı(!)sı' Size hoş geldin denmez...Batılı meslektaşlarınız selam vermek için, öğretmenler odasında oralı öğretmenlerin olmadığı anları kollarlar.Öğretmenler odasında sessizlik hakimdir..Yorum yapılmaz espri kaldırmaz tuhaf bir gerilim vardır havada.Adını koyamazsınız..

Şaşıp kalacağınız yutkunduğunuz çok anlar yaşarsınız bölgede: Hele halkın içindeyken, içinde eşinizin olduğunu düşündükleri helikopterin düşmesi için ellerini birleştirip gözlerinize baka baka :''Allah'ım inşallah düşer!'' Derler. Ülkemin her yanında öğretmenler çocukları eğittiği için saygı görür. Ama burada bırakın takdir edilmeyi, aşağılanma, hakaret, taciz her şey yaşadık biz...

 Sabah erken okula vardığınızda;yakınlarında taş biriktirmiş bekleyen çocuklar görürsünüz.Nedenini sorduğunuzda size mantıklı bir cevap
 veremeyen, öğrencinizle göz göze geldiğinizi düşünün bir...Çelik gibi sinirleriniz olmalı..

Beşikten gelen bir düşmanlıkla büyütülen, her üniformalıyla korkutulan çocuklar. Dillerini ancak okula başladıklarında zar zor öğrendikleri,

 kendilerinden çok farklı sandıkları bir milletin memurlarına karşı geliştirilmiş bir duygusal siper vardır. Sadece 2 yılımı bir kız öğrencimi
gülümsetmeye harcadım! Benimle gülümsemedikçe ne dediğimi anlama isteği duymayacağını kendimden bildiğim için.

> Okulda yerli meslektaşlarınız, öğretmenler odasında Batılı öğretmenlerin artmasından rahatsızlık duyar. Daha sonra samimi olmayı ve samimiyetine güven duymayı öğrendiğim oralı bir meslektaşım 'ben gelemem sizlerin de olduğu yerde, ezik kalırım aykırı dururum' demişti çekinerek. Benimle aynı eğitimi almış, çok kaliteli sevdiğim bir öğretmendi kendisi. Bayramlaşmayı neden hep okulda yaptığımızı, birbirimize gidip gelebileceğimizi söylediğimde okulun kantincisi olan bey:' Siz bize gelin hocanım, biz sizin oraya (lojman) girerken çıkarken görülürsek, başımız belaya girer' demişti.

 Eylem olacağı zaman tüyo gelir. Okul saatlerinde duyum alınmış ve okulu terk edip hemen kendimi lojmana atmam söylenmişti. Daha ilk ayımdı orada. Müdür beye ilettim,'durmayın eylem hazırlığı varmış' dedi. Eylem olduğunda şunlar olasıdır: Memurlar dairelerde kısılır kalır. Şanslı olanlar öğretmenevi, eş-dost evine, polis noktasına sığınır.

Kendi ülkenizde trajikomik bir durum değil mi? Asla toplanılacak ev, bir uzman çavuş evi olamaz çok tehlikeli ve saldırıya açıktır. İlçede sivil
bölgede ev tutmuşlarsa en çok onlar tehdit altındadır. Ev sahipleri bir gün ya 'evi boşalt ya da' deyiverirler. Bekar öğretmenler erkekse
şanslıdır. 5-10 demez küçücük bir evde kalırlar.

Bayan arkadaşlardır asıl mağdur olanlardır. Okulunuz taşlanıyorsa ve çıkamadıysanız ya içeride güvenebileceğiniz dostlarınızla olmanız lazım gelir. Ya da Allah'a dua etmekten başka çareniz kalmaz.Kadın öğretmenler oraya onların çocuklarını eğitmeye gitmiştir. Ama Her yerde saygısızlığa, tacize maruz kalırlar. O nedenle toplu gezer topluca ayni evde kalmaya gayret ederler.

Yaşadığım bir olay: Okulun kapısına çıkmamla bir taksiye denk gelerek elimi kaldırdım, adamcağızın gafletinden de yaralanarak bindim. Parayı hemen uzatarak soldan aksi istikamete dönmesini rica ettim. Bir 5 metre gitmemiştik k, lojmanlara gideceğimi söylememle birlikte beni taksiden zorla indirdi...'BAŞIMI DERDE SOKMA BENİM! Diye de bağırdı.

İlk aylar eşimi de benim gibi öğretmen sanırlarken esnaftan yana sıkıntımız olmadı. Bir iki ay içerisinde kim olduğu öğrenildi. Asker eşiydim, eşimin infaz listesinde adı bile çıktı bir terörist cesedinden. Neyse, o ilk aylar ekmek almayı tercih ettiği fırına Ramazan akşamı
girdiğimde, fırıncıdan 'pide kalmadı' cevabını aldığımda şok oldu. Perde arkasındaki dizili pide ve ekmekleri görmüştüm. Gözümün içine bakarak o  unutulmaz cevabı suratıma yemiştim: SANA YOK!

Yine Ramazan ayıydı, iftar saatine yakın bir gürültü duyduk.O fırından pidelerini aldıktan sonra evlerine iftar açmaya giden iki uzmanımız havaya uçuruldu. Birini kaybettik. O gün bir daha çöp konteynırlarının yakına park etmek ne kelime yakınından geçmemem.

Bölgede yaşam hepimiz için bildiklerimizden farklıydı.Hiç bir anne benim yaşadıklarımı yaşamak zorunda kalsın istemem. Lojmanların içerisinde korunaklı (yani yoldan geçen bir araçla yapılabilecek bir saldırıda 'menzil dışı' ) sandığımız çocuk bahçesin. Oynayan oğlumu seyrederken; kolundaki bileklikten adını sildirip, kan grubunu yazdırmanın daha faydalı olacağını düşünürken yakalamıştım kendimi.

Bir pazar öğleden sonrası trafikçi bir polis memurunu havaya uçurulmuştu. Camlarımızın zangırtısıyla çocuk parkının isabet aldığını sanarak, apartmandaki annelerin merdivenlerden feryat ederek çocuklarına koşuşlarına şahit olmuştum. Bazen bir patlama olduğunda hele ki dışarıdaysam, eşim benim için, bense içerde bıraktığım oğlum için perişan olurduk sağ haberi alıncaya dek.
Aslında gece çıkan çatışmaları gelen giden helikopterlerin sesinden,  eşinizin eve gelmemesinden bir şeylerin ters gittiğini anlarsınız.Telefonlarınız kesiktir. Jammerdan olmasını umarsınız. Frekansların sizinkilerce kesilmiş olmasını dilersiniz.

Operasyonlarda ceplerle birbirimizin eşinden sağlık haberi almaya çalışırken, karşı tarafın da dinlemiyor olmasını dilersiniz. Ki konvoya
 bir saldırı olmasın. Komutanlar gece karanlığında sessizce dönerler evlerine. Apartmanda ayak seslerini dinlersiniz. Postal sesini
 eşinizinkiyle uyuşması için beyninizi zorlarsınız. Ve aynı apartmanda başka dairenin kapısında postal görürseniz, içten içe sizinki gelmediği için onları kıskanırsınız


 Aileniz sizi aradığında, metanetli konuşmak zorundasınızdır. Hem onları endişelendirmemek hem de örgütten dinleyen varsa onları mutlu etmemek, bilgi vermemek, hem de akıl sağlığınıza mukayyet olmak içindir bunlar.
Pencerenizden çatışmadan getirilen cenaze ve yaralıları, bunların taşınışını ve bir sigara bile yakmak için durmaksızın koşuştuklarını görürsünüz. Az önce cenazesini indirdiği arkadaşının yerine, gidecek timle beraber elleri titremeden dizleri çözülmeden; ve abartmıyorum bir salise duraksamadan tekrar helikoptere atlayanlara bakarsınız. Sonra hiç bir anormallik yokmuş gibi, oğlunuz o manzaraya şahit olmasın diye uzaklaştırırken pencereden, diğer yandan ailenize akrabalarınıza tesadüfen aramış dahi olsalar MIŞ MİŞ gibi yapmanız gerekir.

 Ağlamamış gibi, içiniz 1000 parçaya parçalanmamaktaymış gibi, sanki geceleri yataktan sıçramıyormuşsunuz gibi! Geceleri dinlediğimiz çatışma ve helikopter seslerini o kadar kanıksadığımı, bir gece sessizlikte uyanıp 'acaba baskın mı yedik? Nöbetçiler mi uyudu?' diye korktuğumu unutamam..


 Karanlığın bu yüzünü hiç bilmezdim. Mesela karartma yapılacağını önceden bilemezsiniz. Önceden çamaşır, bulaşık, ütü, banyo, ev temizliği, ders hazırlığı, sınav kağıdı ne işiniz varsa halletmiş olmanız gerekir, gündüz elektik varken..Her şeyi bitirmiş bile olsanız karanlıkta mumlarınız yeterince ışık vermez. Gece bebeğinize süt hazırlamanız gerekmekteyse yandınız vay halinize!

 Dışarı ışık sızmasın diye karartmalarda camlara battaniye astığımızı, belki birkaçınız bilir., Ama ben bunun, saldırıda camlar patladığında
 kırıklardan korumak için de kullanılan ilkel bir yöntem olduğunu lojmanımız roketlendiğinde öğrendim..

Tv izliyorum, var mısın yok musunun reklam arasında, yolun tam karşısındaki bir evden 3 roket atıldı. Camın önünde, nöbetçi olan eşime çocuğu yeni yatırdığımı söylerken..Daha uykuya dalmakla dalmamak arasındaydı yavrum.(Bu nedenle halen anksiyete tedavisi görüyor).
Roketlerden İlkinin havada süzülüşünü görüp 'SEN TOP ATIŞI MI YAPTIRIYORSUN?' demiştim eşime. ilki açığa düştü gürültüyle, eşimin hayır! Dediğini ve askerlere emirler vererek koştuğunu duyuyordum.

Elim kulağımda oğlumun odasına koşup onu yorganla kucakladığım gibi, penceresiz olan tek dört duvarlı yer sayılacak banyoda emniyetini
sağlarken, diğerlerinin nasıl bir kavis ve ışıkla hedefe ulaştığına şahit oldum.

 Sonra sessizlik..Oyun oynadığımızı söylediğimi hatırlıyorum taşırken oğluma..Sımsıkı sarıldığımı da..Telefon irtibatı kesilmeden ne olursa
 olsun aileme haber verme alışkanlığı edindim. Sms'le, kısa ve net: BİZ İYİYİZ MERAK ETMEYİN!
O esnada onları korkutmaktan ve kendini yalnız hissetmemek adına yapıla bir alışkanlık. Ben o mesajı attığımda hayattaydım. Çünkü evladını kaybeden bir babanın 'şehit olan oğluyla, en son 1 hafta önce konuştuğunu' söylediğinde, ailemi endişelendirmemekten daha kötüsünün; altyazıyı okuyup da telefonla bize ulaşamamaları olduğunu öğrendim.

 Ne o günün sabahı ne de Aktütün ve Gediktepe karakol baskınları... Çukurca, Şemdinli, mayınları gibi tekrar eden bir çok olaydan sonraki sabahlar, idari izinli olmama rağmen, işimi aksatmamaya dikkat ettim.
Çocuklarım saydığım küçük Kürt talebelerimi ihmal etmedim. METANET..aslında burada daha farklı bir anlam içermekte..

Bize eşi asker polis memur olan herkese, bilhassa o şehit haberlerinin akabinde; işyerimize güler yüzlü inadına neşeli, makyajlı gitmemiz salık verildi. Haklılardı. O kanlı baskınlardan sonra örgütün her zırt pırt yıldönümünde, bebek katilinin Suriye'den çıkışı, yok efendim,yakalanışı gibi...1 Mayıs,nevruz gibi tarihlerde ama özellikle şehit verdiğimiz günün sabahı, başlayarak akşamına kadar lojmanların karşısındaki kolonlardan zorla dinletilen Gerilla(!) türkülerine katlanmak sadece metanet olamaz!

 Bir kere çok mecbur kaldım.Her 2-3 ayda bir erzak almak (ve hatta nefes) için Van'a karayoluyla gideceğimizde (emniyetli günse ve konvoy varsa ancak) yazmayı adet edindiğimiz vasiyetimizde belirtmeme rağmen, aileme her ikimize de bir şey olduğu takdirde oğlumuzun kimler tarafından büyütülmesini istediğimizi ve ne olursa olsun üzülmemelerini söyleyiverdim. Babamın sesinin buğulandığını hatırlıyorum.
 Bir kaç defa çocuğu aileme emniyette olacağı bir yere bırakıp da dönmeyi de çok düşünmüş ve konuşmuştuk. Arabada kendimizce önlemler alırdık,2,5 yaşındaki oğlum HER NE OLURSA OLSUN durmamamız gerektiğini gerekirse içeri istifra etmesi (süratli giderek o virajları almamız gerektiğinden) ya da tuvalet ihtiyacı duymaması konusunda sıkı sıkı tembihlenirdi.

Camları karartılmış ve dönüş yolunda artık sahte plaka takmak zorunda kalarak, yolculuk yaptığımız aracımızda her ikimiz de silahlı olurduk. Mermi her zaman namluya sürülü ve elimizin altında seyahat ederdik. Her virajın arkasında ne çıkacağını sizi neyin beklediğini bilmeden yol alırken hep bildiğim tüm duaları hatmederdim. Ve ne olursa olsun 2 mermiyi saklayacağıma söz vermiştim; bir şey olursa kaçamayacağıma, oğlumu da kurtaramayacağıma kanaat edersem, kendime ve yavruma sıkılmak üzere saklanacak son iki mermi. Helalleşilerek dönülen izinlerden sonra, tekrar oraya dönmesi en zoruydu. Öğrencilerimi okulumu arkadaşlarımı özlemiş
olurdum ama beni bekleyenin tam olarak ne olduğunu asla bilemezdim...

Karlar altında geçmekte olan -20lerde seyreden günlerden birinde artık evde tutulmaktan iyice bunalmış olan oğlumu da aldım. Kantinin önüne kamyonet gelmesini fırsat bilerek dışarı çıktım. Kamyonet demek yeni mal geldi demektir. Oğlunuz için aylardır reklamlarda görülüp imrendiği çikolatayı bulma ümididir..Misafirliğe giderken giyilecek kadın çorabı kalmadığında kamyonet yolu gözlenir. Gıda şöyle böyle tamam da, oyuncak ve ihtiyaçlar hiç bitmez..

 O akşam içerideki kalabalığı görünce kenarda beklemenin daha iyi olduğunu düşündüm. Ve aile kantininde bu kadar telaşla neden keklere bisküvilere meşrubatlara saldırırcasına hücum etmekte olan askerlerin, raf filan dinlmediğini aksine yağma edercesine boşalttıklarını izlemiştim. Anlam verememiştim.

Bir ara kasadaki bana seslendi :'hanıma yer açın önce o alsın, buyrun bayan?' sadece neler olduğunu sorabildim, aldığım cevapla afalladım. Göreve gidecek olanlar sırt çantaları çok ağır olmasın diye verilen kumanyayı yolda atıp, bunları yemeyi tercih ediyorlardı. Henüz 19-20 yaşında, lise öğrencilerinden daha güçlü gözükmeyen çelimsiz sıska Mehmetçiğin o telaşının arkasındaki gerçek beni kahretmişti.

 Ekmek alarak dışarı çıktığımda ağlıyordum. Oğlumun 'elimi sıkıyorsun anne' sesiyle kendime geldim.Çok gücüme gitmişti,çocuk görünümlü çocuk ruhlu çikolata kapışan gülüşen Mehmetçikler..Baskınların ertesinde sessizlik hakimdir işyerlerinde çarşıda sanki hiç olmamış o canlar gitmemiş gibi..
Delirmeniz işten değildir. Geçmiş olsun var mı sizden zayiat? Densin, hatırınız sorulsun istersiniz. Ancak yalnızken koridorda yakalarlarsa
sorabilir arkadaşlarınız: 'Dün eviniz roketlenmiş, nasılsınız var mı yapabileceklerimiz bir şey?' diye.

Eylem günleri okula gelmektense polis taşlamaya giden öğrencilerim de var.O gün öğreneceklerini kaçırdıklarından yakınan da. Ve beni hala arayıp soran, özleyen özlediğim ve bir şekilde birbirimizi sevmeyi öğretebildiğim öğrencilerimi de hatırlıyorum.

 Yüksekova'dan ayrılırken, Allah'a emanet ettim oradakileri. Bayrağı da bir diğer öğretmene devrettim. Ama ban sorarsanız, ben eski ben değilim artık..Sırf bir polisle çıktığı için taranan öğretmen kızı nasıl unuturum?
Ben yokken çocuğuma bakması için aradığım, her oralı kızın 'tehdit edildik abla kusura bakma' diye işi bırakmasını? Ancak bir korucunun kız

kardeşine tek evladımı emanet edebildiğim günden sonra, o kızın da benim bir kardeşim olduğunu?

Hiçbir normal karne günü öğrencilerime karne veremedim. Milli eğitim tarafından ilçeye baskın yapılma olasılığına karşı, özellikle bayan öğretmenlerin can güvenliğini sağlayamama endişesiyle 'siz seminere katılmayın. Aslında ne kadar erken ayrılsanız o kadar iyi' dendiğini?Devletimin beni korumakla görevli polisinin değil beni, kendini koruyamayacak kadar aciz kaldığını.. Savciların elinin kolunun bağlı
çaresizliğini...

Bunları Geride bıraktığımı sananlar var ama...

BIRAKMADIM BIRAKMADIK.

BİLENDİK AKSİNE.

HABUR'DAKİ PKK AÇILIM KEPAZELİĞİNİN ERTESİ GÜNÜ GÜLÜMSEMEKTE ZORLANDIM, NEFES ALMAKTA DA...

BİR EL BOĞAZIMI SIKIYORDU...

YARGI DEPREMİNİ...

İMRALI'IN TEHDİTLERİNİ HALA DUYMAK SİNİR ASAP BIRAKMADI BENDE..ARTIK YETER
YETER YETER..

Hani bir yazısı vardı Yılmaz Özdil'in, o baskının ertesi günü ''biz şimdi öldük'' diyordu..

Aileler memurlar öğretmenler apar topar tahliye edildi ... Güvenlik güçlerinin ve askerin izinleri askıya alındı...

BİZ O TEHDİTLERE BOYUN EĞDİĞİMİZ GÜN ÖLDÜK..

Sadece cenazemizi kaldıracak kimsemiz yok..Ne o öğrenci çocuklarımın yüzlerini ne de o Mehmetçiklerin yüzlerini asla unutamayacağım
Oradayken 1Eylül barış günü kutlamalarına katılmak istemiştim hatta, ben de BARIŞSEVER bir insandım o zaman. (Ama bugün artık değilim çünkü beni ben'den aldılar!)

Ve hala yeni tayin olduğum bir Ege şehrinde bile bir çok psikolojik sorun yaşıyorum. Uykumda dinliyorum sessizliği ve sıçrıyorum. Eşim de çocuğum da aynen...

Hala orada görev yapan tüm memur ve güvenlik görevlilerine selam ve sabırlar diyorum.

Burada olmadığımız 3 yılda , sahillerdeki ve büyük kentlerdeki en güzel yerleri Kürtler almış.

ŞİMDİ SORMALIYIM: BİR TEK TÜRK, DİYARBAKIR'DA ŞIRNAK'TA, HAKKARİ'DE BİR BAKKAL DÜKKANI AÇSA KAÇ GÜN YAŞAR, YAŞATILIR? "

17 Ocak 2011 Pazartesi

nihat sırdar

ALEM FM DE SAAT 07:00-9:00 ARASI NİHAT SIRDAR SÜPER PROGRAM YAPIYOR.
18-19,30 GİBİ YİNE ALEM FM DE DİNLEYEBİLİRSİNİZ

11 Ocak 2011 Salı

deneme

hiç sadece hiç
tüm dinler ve tüm dinsiz görüşler aynı şeyi söylüyor
istisnasız aynı şeyi söylüyor .
Bizim dinimiz ve diğer dinler bu alemin gerçek alem olmadığını belirtiyor.
dinsizler (gerçi yaratıcıya inanmamak dinsizlikten öte kafasızlık, çünkü bir yaprağa bakınca bir gün batımını görünce bile anlamak mümkün) de tesedüflerden söz edip, ruhani ortamın yokluğunu anlatıyorlar
iki görüş araındaki ortak noktayı bulun bakalım..
bi görüş bı dünyanın sınav olduğunı,  diğer görüş ise zaten biteceğini  ve sonrasının olmadığını söylüyor . yani  bir anlamsızlık payesi yüklüyor
özet hala anlamayanlar için Ömer Hayyam  söylesin;
Ey kör bu dünya boştur boş;
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş
Şu durmadan kurulup,dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş.

31 Aralık 2010 Cuma

Melekler Erkek Olur hamdi koç

türkiye 2de gerçekten hakkı verilmeyen, diğer yerli yapımlardan çok farklı bir kitap

toza sor

Telgrafla yolladım, gururla izledim telgraf memurunun şiirimi okuyuşunu, Camilla'ya şiirim, Arturo'dan Camilla'ya bir damla ölümsüzlük. Memura telgraf ücretini ödeyip karanlık kapı eşiğime döndüm, haberci çocuğu beklemeye başladım.
Aynı oğlan bu kez bisikletle geldi. Telgrafı Camilla'ya verişini izledim, Camilla'nın telgrafı okuyuşunu, omuz silkip telgrafı parça parça edişini, parçaların uçuşarak yerdeki talaşa karışışını izledim. Ernest Dowson'un şiiri bile onu etkilememişti, Dowson bile.
Canın cehenneme öyleyse Camilla! Seni unutabilirim. Param var. Sokaklar senin bana veremeyeceğin şeylerle dolu. Main sokağı ile Beşinci caddeye öyleyse, uzun loş barlara, King Edward'ın mahzenine, ve orda gülümsemesi hastalıklı sarışın bir kız, adı Jean, ince, veremli gibi, ama katı da, parama aç, ağzı dudaklarımda, elleri pantolonumda, o hastalıklı güzel gözler atmaca gibi bakıyor her dolara.
"Demek adın Jean," dedim. "Ne kadar güzel bir ad. Çok güzel." Dans edelim, Jean. Dönelim, bilmiyorsun elbette ama bir kaçıkla dans etmektesin mavi tuvaletli afet, toplum dışı bir serseri ile, ne balık, ne de kuş. Ve içtik ve dans ettik ve tekrar içtik. İyi çocuk şu Bandini, patronunu çağırdı Jean. "Bu Bay Bandini. Bu da Bay Schwartz." Güzel, el sıkışalım. "Çok hoş bir mekânın var Schwartz, kızlar da öyle."
Bir içki, ikinci içki, üçüncü içki. Ne içiyorsun sen Jean? Tadına baktım, kahverengimsi bir sıvı, viski olmalı, nasıl da buruşturmuştu yüzünü içerken. Viski değildi ama, çaydı, bardağı kırk sent Jean, seni küçük yalancı seni, büyük bir yazarı kazıklamaya çalışıyorsun demek. Beni kazıklama Jean. Bana yapma bunu, insanla hayvan arasında fark gözetmeyen Bandini'ye yapma.
Al öyleyse, beş dolar, sakla, ama içme Jean, öylece otur ve gözlerimin yüzünü taramasına izin ver çünkü saçın siyah değil sarı, ona benzemiyorsun, hastasın ve Teksas'da bakmak zorunda olduğun bir annen var ve fazla para kazanmıyorsun, içki başına yirmi sent sadece. Arturo'dan topu topu on dolar kazandın bu gece, zavallı küçük kız, bir bebeğin tatlı bakışlarına ve bir hırsızın ruhuna sahip zavallı küçük kız. Denizcilere git tatlım. Onların on doları olmayabilir ama bende olmayan bir şeye sahipler, bende olmayan, Bandini'de, o ki ne kuş ne de balık, iyi geceler Jean, iyi geceler.

30 Aralık 2010 Perşembe

eğer-if-Rudyard KIPLING

Rudyard KIPLING


EĞER
Eğer herkes çıldırmış seni suçlarken...
Sen başını dik tutabilirsen,
Eğer herkes senden kuşkulanırken...
Sen kendine güvenebilirsen,
Ama bu kuşkulara da hoşgörülü davranırsan,

Eğer bekleyebilir ve beklemekten bıkmazsan,
Veya hakkında yalan söylenirken...
Sen yalan söylemezsen,
Ya da senden nefret edilirken...
Sen nefret etmezsen,
Ve yine de insanlara tepeden bakmaz...
Ukalalık etmezsen:

Eğer düş kurabilir...
Ve düşlerinin tutsağı olmazsan,
Eğer düşünebilir...
Ve düşünceleri ihtirasın haline getirmezsen;

Eğer hem Zaferi hem de Felaketi göğüsleyebilir
Ve bu iki sahtekâra da eşit davranabilirsen;

Eğer söylediğin gerçeklerin...
Üçkağıtçılar tarafından...
Aptalları tuzağa düşürmek için çarpıtıldığını...
Duymaya dayanabilirsen,
Ya da yaşamını adadığın eserler yıkıldığında...
İşe koyulup yıpranmış araç gereçlerinle,
Onları yeniden yaratabilirsen:

Bütün kazanımlarından bir yığın oluşturabilsen
Ve hepsini bir yazı-turayla riske atabilsen,
Ve kaybettiğinde yeniden baştan başlayabilsen
Ve kayıpların hakkında tek bir söz bile etmesen;

Eğer yüreğini, beynini ve kaslarını...
Bütün yıpranmışlıklarından sonra bile
Yeniden dönüş için zorlayabiliyorsan,
Ve içinde, onlara "Dayan!" diyen...
İradenden başka hiçbir şey kalmamışken...
Dayanabiliyorsan

Eğer erdemlerini koruyarak kalabalıklarla konuşabiliyorsan,
Ya da insanlığını unutmadan krallarla birlikte yürüyebiliyorsan,
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebiliyorsa;
Eğer herkes sana güvenebiliyor ama yapamayacağın şeyleri beklemiyorsa,
Eğer sen acımasızca geçen her dakikanın her saniyesini...
Uzun bir maratonda gibi koşabilirsen,
İşte o zaman Dünya ve içindeki her şey senindir,
Ve daha önemlisi-sen artık Adam olmuşsundur oğlum!

Çeviren Emre KONGAR

Diablo 3 - The Demon Hunter Trailer

diablo 3 yeni karakter

gerçek gibi oyun izlemek eğlenceli

29 Aralık 2010 Çarşamba

bostanlı-üçkular feribot

Bu satırları bostalı-üçkuyular arabalı vapurundan yazıyorum. Vapurla bir de arabalı vapurla seyahat etmek gerçekten harika. Bir kötü yanı sadece 10.30 'a kadar olması. Yıllardır en çok tercih ettiğim toplu ulaşım aracı. Bir tarafta İzmir şehir manzarası, bir tarafta açık deniz. Şehir manzarasında çok gecekondu falan olduğunu düşünebilirsiniz. Bence o manzara bile şehire bir ağarlık veriyor. sanki İzmir'i daha anadolulu yapıyor sanki...
Bu şehir manzarasını (gecekondu-varoş ve yalının otantik uyumunu) en iyi göztepe vapurunda göre bilirsiniz. bazen işim gereği bazen de şartlar öyle gerektirdiği için İzmir'in hemen hemen her yerini bilirim. Her bölümünde çeşitli anılarım var. Göztepe vapuru geçmiş anıların vapuruysa, Bostanlı-Üçkuyular feribotu ise hayal vapurudur sanki. Açık deniz olan tarafına bakıp uzaklara dalmak mümkün. Olmadık yerlere gitmek. Olmadık yerlerden gelmek. Feribotun ilginç yanlarından biri de şudur; sabah - akşam iş saatleri dışında çok boş olur. Bazen tek araba, bazen içinde 9-10 kişiden başka olmaz. İşte öyle zamanlarda bir de açık deniz tarafına oturursan eğer, bir de yanında bir demli çay varsa; deyme keyfine..
Feribot notları şimdilik bu kadar....
Saygın SEKİZKARDEŞ

27 Aralık 2010 Pazartesi

hırs/Necip Fazıl Kısakürek

Hırs

Sen kaçan bir  yavru ceylansın dağda,
Ben peşine düşmüş bir canavarım,
İstersen dünyayı çağır imdada
Yeryüzünde bir sen bir de ben varım!

Seni korkutucak geçtiğin yollar,
Arkandan gelecek hep ayak sesim,
Sarıp vücudunu hayali kollar,
Enseni yakacak ateş nefesim.

Kimsesiz odanda kış geceleri
İçin ürperdiği demler beni an!
De ki: "Odur sarsan pencereleri!.."
De ki: "Rüzgar değil odur haykıran!"

Göğsümden havaya kattığım zehir
Solduracak bir gül gibi ömrünü,
Kaçıp dolaşsan da sen şehir şehir
Bana kalacaksın yine son günü.

Hırsım gibi sonsuz yaşarsan sen de,
Ben ölümle sırdaş olur beklerim.
Hırsıma toprağı rakib etsen de,
Mezarında bir taş olur beklerim.

fıkra

Kraliçe Elizabeth, Obama ve Erdogan ölmüşler ve doğruca cehenneme gitmişler.
Bir gün Kraliçe Elizabeth "Ben Britanya'yı çok özledim.
Britanya ile konuşmak istiyorum.Bakayım ne yapıyor herkes " "demiş.Telefonu açmış ve 5 dakika konuşmuş ve sonra da dönüp
-Şeytan borcum ne ? demiş.Şeytan,
-5 milyon dolar,diye cevap vermiş.Kraliçe vakur bir edayla,derhal bir çek yazmış ve geçmiş koltuğuna oturmuş.
Obama ,buna fena içerlemiş ve başlamış bağırmaya;
-Ben de, ben de özledim ABD'yi. Ben de herkes ne yapıyor, bilmek istiyorum,demiş.O da telefona sarılmış ve 2 dak.konuşmuş ve telefonu
kapatmış ve sormuş şeytana;
-Borcum ne kadar?Şeytan
-10 milyon dolar,demiş.Obama çok bozulmuş ama o da bir çek yazmış ve geçmiş sandalyesine oturmuş.
Erdoğan,onları çok kıskanmış, bas bas bağırmaya başlamış.
One minute,One minute,sıra bende,sıra bende!Ben de Türkiye'ye telefon açmak istiyorum.Bakanlarımla,yardımcılarımla ,parlamentodaki herkesle konuşmak
istiyorum,demiş.Türkiye'yi aramış ve yaklaşık 20 dakika konuşmuş,konuşmuş ,konuşmuş
Sonra da Şeytana sormuş
-Benim borcum ne şimdi?Şeytan;
-20 dolar ,demiş.Erdogan şaşırmış;
-Yirmi dolar mı? O kadarcık mı? demiş.Şeytan cevap vermiş;
-Evet.  Eğer bir cehennemden diğerini ararsan, şehiriçi konuşma oluyor.

--------------------------------------------------------------------------------------
 Memleketi Cehenneme dönüştürenlere ithaf....

23 Aralık 2010 Perşembe

20 Aralık 2010 Pazartesi

2 haftalık evli çift

Evden çıkmak üzere kapıya yöneldiği sırada karısı sorar; "Nereye gidiyorsun hayatım?"
Adam soruya duraksamadan; "Bara gidiyorum bi tanem arkadaşlarımla bişeyler içeceğiz.." diye yanıt verir.
Karısı hemen sevecen bir ses tonuyla "Aman da aman benim kocacığım içki mi istiyormuş!" diye hemen minibar'a koşar ve 12 ülkeden 25 degisik içki çeşidini adamın karşısına koyar...
Adam bunun üzerine; "Benim düşünceli tatlı sevgilim. Çok teşekkür ederim, ama barda... Biliyorsun.. Buz gibi bardakta...."
Adam daha cümlesini bitiremeden kadın hemen mutfağa koşar, derin dondurucudan çıkardığı bardağı koşa koşa adama getirir.. "Aman da aman benim aşkım içkisini buz gibi bardakta mı içmek istiyormuş.. Al bakalım." diyerek bardağı adama verir.
Adam şaşırmış vaziyette; "Benim güzel kurabiyem. Ama barda buz gibi içkimi içerken yanında yediğim çerezler. Bilsen canım nasıl çekti. Sana söz, 2-3 saat içinde döneceğim."
Kadın; "Aman da aman benim canımın içi kocacığım çerez mi istiyormuş." der ve koşa koşa içeri gider.
Döndüğünde bir tepside 15 çesit çerez, fıstık, fındık, ne ararsanız tabaklara koyup adama getirir. Adam artık dudaklarını ısırmaya başlamıştır ve son bir güçle kadına der ki; "Ama benim güzel meleğim, barda biliyorsun hani arkadaş arkadaşa ortamda. Erkek erkeğe bi muhabbet vardır bilirsin, hani biz kendi aramızda biraz "rahat" konuşuruz.." der.
Ve bunun üzerine kadın ona gülümser; "Aman da aman benim bitanecik kocacığım erkek erkeğe rahat muhabbet etmek mi istiyormuş. O zaman... BANA BAK OĞLUM! AL ŞU LANET OLASI IÇKİNİ BARDAĞINA DOLDUR VE ÇEREZLERİNİ DE YE ZIKKIMLAN, HİÇBİRYERE GİTMİYORSUN ANLADIN MI

16 Aralık 2010 Perşembe

garanti bankası

bu kadarınada yuh artık garanti bankasından sms geldi
''garanti tam destekten kredi alan herkese yılbaşı piyango bileti hediye''
ne yapacaklarını şaşırdılar

14 Aralık 2010 Salı

Bu harika MSN videosuna bak: Kitty In a Cup

kedi

muhteşem bir söz

zaman, paradan daha değerlidir;
biraz daha para bulabilirsin ama,
biraz daha zaman bulamazsın
john rohn

24 Kasım 2010 Çarşamba

Charles Dickens

İki şehrin hikayesi ve büyük umutların arasında çok benzerlik var. Tamam aynı yazar yazmış ama asıl garip olan aynı semboller kullanılmış. İki Şehrin hikayesi'ndeki (tabii bu kitabın kalitesi büyük umutlarla kıyas bile kabul etmez) örgü ören orta yaş kadın senbolü büyük umutlarda bir an bile olsa aynen kullanılıyor, her iki kitaptada işini an iyi derecede yapan birer adam var . Büyük umutlarda avukat, iki şehrin hikayesinde bankacı. Bu adamlar kendi işlerinde en profesyonel insanlar. Ve de iyilerin yanında, her iki kitaptada karakterler birbirine bağlanıyor. Bir ilgileri ve ortak bir geçmişleri var

cem yilmaz-soru cevap-izle

12 Kasım 2010 Cuma

salih memecan

Salih memecan seni de böyle anacağız hep

7 Kasım 2010 Pazar

kredi taksitlerine gelen zam

Kredi kullanıyorsun. Kullandıktan sonra kanun çıkıyor. Kredilere zam geliyor. Bunu da bankalar kendi karşılayacakları yerde tüketiciye yansıtıyor. Bunu Avrupa'da yapmak mümkün mü?
Mümkün değil. Bizi avrupa birliğine neden almıyor ? İşte bu nedenlerden

5 Kasım 2010 Cuma

stephen king

Kara Kule. Ömür törpüsü. bu yorum yeterli

Bu Blogda Ara

İzleyiciler